Uçağına ait perona yaklaşmışlardı, elini sımsıkı tuttu sevgilisinin, içi acıyordu. Genç kız ona dönüp gözlerinin içine bakmaya başladı, nasıl da derin bakıyordu.
“Öyle bakma, ciğerimi deliyorsun” dedi.
“Seni çok özleyeceğim” diye cevap verdi melek yüzlü bebeği.
“Bende seni çok özleyeceğim ama gitmem gerek biliyorsun” aslında gitmek zorunda değildi. Vatanıyla, ait olduğu topraklarla yüzleşmesi gerektiğine inanmaya başlamıştı uzun zamandır. Aslında korkuyordu da, topraklarının onu çekmesinden korkuyordu, ne zaman İrlanda’ya gitme fikri aklına gelse sevdiğinin topraklarına olan düşkünlüğü geliyordu aklına.
Ayrılırken gözlerinin içine bakıp son kez “dokunmaya kıyamadığım” dedi sevgilisine. Henüz bilmiyordu ama bu son dokunuşuydu sevgilisinin yüreğine, son bakışıydı gözlerine. Bir kaç saat bile görmemeye dayanamadığı sevgilisinden uzun bir ayrılış bekliyordu onu, çok uzun bir ayrılış...
Merhaba,
Nereden nasıl başlayacağımı bilemedim önce bir “merhaba” diyeyim dedim sonra vazgeçtim, sustum. Şimdi de bakıyorum ki “merhaba” ile başlamışım, hayata da merhaba ile başlamıyor muyuz zaten..
Bu satırları yazmaya başladığıma göre haklısın hayatın gerçekleriyle yüzleşmekten kaçmayı bıraktım, aslında bırakmadım, yoruldum belki de o beni kovalamaktan bıkmıştır ya da yokluğunu kabullenmeye başlamışımdır, yine bilemedim. Kafam karışık. Sonunda kafamı karıştırabilecek kadar da olsa hayatın içine adım atmaya karar verdim, sanırım bu sevindirici bir durum ama yine de sanki anılarınla baş başa içimdeki hayatı yaşamaya devam mı etseydim diyorum bazen. Belki de bu durum yeni adımlamaya başlayan bir bebeğin düşmekten korkması gibidir ne dersin, belki de sensiz yara almaktan korkuyorumdur ama biliyorum sensiz yaşamayı öğrenmem gerek değil mi..
Veda günümüz düştü şimdi yüreğime, bak gözlerim dolmaya başladı yine. Yıllar geçmiş olmasına rağmen, içimdeki alev küllendi derken aslında yaranın hiç kapanmadığını anlıyorum, kalbim acıyor hala. Çok uzaklardan, derinlerden bir çığlık duyuyorum, duvarlar üzerime üzerime gelmeye başlıyor, nefes alamıyorum, başım ağrıyor, yokluğun bana çok ağır geliyor. Bazen bir şairin dizelerinde bazen denizdeki dalgada yada bir martının kanatlarında hep seni görüyorum. Havaalanındaki o son bakışın kalbime kazınmış sanki, gözlerimi kapatsam da karşımdasın dün gibi. O bakışların, o sevgi dolu delici bakışların, o derin mavi gözlerin, okyanus mavisi.. Senden sonra resimlerine bakamadım ama gözlerini görmek için denizi seyrettim, denizi sevdim senin yerine. Balıkları kıskandım, onlar denizle koyun koyuna yaşarken ben senin gözlerinden mahrum kalmıştım, sensizliği denizlerle kandırmak nasıl bilir misin..
Mutluluğu sende tanımıştım, yokluğunun haberi gelene kadar özleminde bile mutluluğu yaşamıştım. Hatırlıyor musun o günü, annen aramıştı beni. Sadece “bugün toprağa verdik onu” diyebilmişti. Sesindeki acıyı hatırlıyorum bir tek bir de uyandığım zaman içimdeki acıyı, aradaki zaman silinmişti benim için. Ben sadece dönmek üzere yolcu etmiştim seni, sonsuza dek git diye göndermemiştim. Böyle gideceğini bilseydim gitmene izin verir miydim. Unutturmaz mıydım sana geçmişini. Yüzleşme boş ver, o seni ne kadar önemsedi de sen geçmişinin peşinden gidiyorsun, geleceğinin elleri avuçlarının içinde, bırakma onu burada demez miydim. Geleceğin geçmişinde olsun diye yalvarmaz mıydım sana.. Hayatla yeni tanışmaya başlamıştım ama hayat bana ilk tanışmamızda acı yüzünü göstermişti, çocuktum henüz, senin küçüğündüm, kıymetlin. Nasıl bıraktın geleceğini arkanda da uzattın ellerini geçmişine.
Ne kadar mutlu olmuştun vatanının topraklarına ayak bastığın zaman. Sesin kulaklarında hala. “burada her yer yeşil, senin memleketin gibi, şimdi anlıyorum seni” deyişini nasıl unuturum. Arşınlamıştın bütün sokaklarını Dublin’in, “sana hasretim büyüdükçe buraya olan hasretim azalıyor” derdin. Mutluluğunu anladıkça “gel” diyemezdim sana, susardım, sadece özlerdim seni, hep özledim seni..
Sonra bir gün, bana anlatılmasına dayanamadığım gün, düşünmeye tahammül edemeyeceğim kadar acı bir şekilde seni birden ayırdılar. Şimdi düşünüyorum da hep ait olduğun topraklara karıştın o zaman, belki de olması gereken buydu, belki de sen inanmasan bile kaderin sana cilvesiydi bu, belki de ait olduğun topraklara gömülmen için gitmiştin okyanusun ötesine. Zaman geçtikçe insan daha derin bakmaya başlıyor olaylara, senin için en güzeli belki de buydu kim bilir..
Aramızdan ayrıldın artık, bedenin bizi bırakıp gideli uzun yıllar oluyor ve bu uzun yıllar boyunca da tek başımıza alışmaya çalıştık yokluğuna, o uzun zaman zarfında yaşananlar, hissedilenler satırlara dökülemez, acılar, gözyaşları buhranlar, anti-depresanlar ama hepsinin dışında hayata ilk defa adım atan küçüğün, hayatla ve sensizlikle tek başına boğuştu. Hayatın hep acı yüzünü gördü, anılarını yüreğine gömdü ve konuşmadı, seni ve sensizliği kirletmekten korkarcasına konuşmaktan kaçtı.
Senden sonra uzun zaman kendine gelemedi ve bir gün senin ruhen zayıf insanlardan ne denli nefret ettiğini hatırladı, güçsüzlüğe tahammülsüzlüğünü hatırladı ve tutunmaya çalıştı yaşama ve gördü ki o zamana kadar kafanın üstüne bir çığ düşüyor ve karların altından kurtulmaya çalışıyorsun, debelenip dururken, nefes almaya çalışırken daha doğrusu bu debelenme esnasında zor bela bir nefes almayı bir soluğu ciğerlerinin içine çekmeyi başarınca anlıyorsun ki nefes alabilmek mutluluğun ta kendisiymiş hayat aslında çok güzelmiş sadece gözlerimizi açıp baktığımız yerde mutluluğu görmekmiş en önemlisi meğer tanrı mutluluğu bizim içimize saklamış..
Bu sana son vedam aşkım, artık ayrılmamızın vakti geldi. Seni ölümün benden almıştı ama artık benim seninle vedalaşma vaktim geldi. Her zaman olmak istediğin yerde olacaksın ama artık benim de önümdeki hayatta umutlarımı yeniden kazanarak yaşamamın zamanı geldi.
Gittiğin yerde mutlu kal..
Dokunmaya kıyamadığın...